Zaman Varmi Yoksa Görecelimi
Zamansızlık gerçeğini anlamamıza yardımcı olacak önemli bir konu,yüzyılın en büyük bilim adamı sıfatını taşıyan Albert Einstein’in geliştirdiği Genel Görecelik Kuramı’dır. Görecelik, zamanın evrenin farklı noktalarında farklı hızlarla aktığını, hatta durabildiğini göstererek, mutlak bir kavram olmadığını, değişken bir algı olduğunu ispatlar. Öncelikle, zamanın ne anlama geldiğini düşünmeye çalışalım. Zaman; duyu organlarımız tarafından art arda gelen birtakım olaylar neticesinde hissedilen, tarifi son derece güç olan bir tür algıdır.

Zamanın akışını, etrafımızda gözlemlediğimiz hareket değişikliklerini birbirlerine kıyaslayarak anlarız. Örneğin; bardak yere düşer ve kırılır, kömür yanar ve kül olur, yürürüz ve bir an önce odanın bir ucundayken bir an sonra odanın diğer ucunda oluruz. İşte sebep-sonuç ilişkileri çerçevesinde meydana gelen tüm bu olaylar, çevremizde gözlemlediğimiz tüm bu hareketlilik bize zamanın geçtiğine dair bir izlenim verir. Ama zamanı ölçmek için kullandığımız kavramlar, çokdeğişkendir. Yarım saat dediğimiz süre, eğer sıkıcı bir bekleme içindeysek, saatler kadar uzun gelebilir. Aynı yarım saati, çok eğlenceli ve bitmesini istemediğimiz bir durumda, üç-beş dakika kadar kısa bir süre gibi algılarız. Yani aslında zaman algısı, bizim için farklı hızlarda akabilmektedir. Zamanın akış hızı hakkında bir fikre sahip olmamıza neden olan etken ise, zaman için kullandığımız referanslardır. Güneş doğar ve batar ve ertesi gün tekrar doğduğunda bir gün geçti deriz. Bu olay 30-31 kez tekrarlandığında bu kez 1 ay geçti deriz; ama sorulduğunda bu bir ayla ilgili fazla detay hatırlamadığımızı, geçen zamanın sanki sadece bir an gibi olduğunu düşündüğümüzü itiraf ederiz. Eğer gündüz geceyi, gece gündüzü takip etmese ve elimizde zamanın geçtiğini gösterir bir saatimiz olmasa, belki de geçen zamanın ne kadar olduğuna, bir günün ne zaman başlayıp ne zaman biteceğine dair doğru birtahminde bulunmamız mümkün olmayacaktı. Bu açıdan zaman, bizim için belirli referanslar olmaksızın, ne hızla aktığı konusunda kesin bir yargıya varamayacağımız bir algıdan ibarettir. Ama önemli olan bu referansların değişmez ve sabit olmamasıdır. Bu gerçek bizi Genel Görecelik Kuramı’na götürür. Einstein'ın Görecelik teorisi, hıza ve konuma göre uzayda farklı zaman dilimleri olduğunu göstermiştir. Karadelikler ise zamanın durduğu zamansızlık ve sonsuzluk boyutunun meydana geldiği fiziksel olaylar olarak karşımızda durmaktadır. Tüm bunlar, Kuran'da bahsedilen zamanın göreceliğinin bilimsel açıklamalarıdır. Hız ve Zaman Einstein, zamanın göreceliği kavramını bilimsel olarak ortaya koymuştur. Bu teoriye göre, zaman mutlak ve değişmez değildir.

Zaman, her cismin hızına ve konumuna (çekim merkezine olan uzaklığına) göre hızlı veya yavaş geçmektedir. Einstein’a göre bir sistem hızlandıkça o sistem üzerinde zaman yavaşlamaktadır. Işık hızına yakın bir hızla hareket eden bir aracın içinde zaman daha ağır akar. Her türlü organik, biyolojik ve anatomik yapı daha ağırdan işlemeye başlar. Atom düzeyindeki tüm hareketler yavaşlar. Zamanın hıza göre olan bu değişimini, uzayda hareket eden bir araçtaki gözlemci, yani bir astronot anlayamaz. Çünkü onun da her türlü hücre fonksiyonu, dolaşım ve solunum sistemi daha ağır işleyecektir. Dünyada bildiğimiz 3 saatlik bir zaman geçtiğinde uzay kapsülü içindeki adam için sadece 3 dakika geçmiştir. Görecelik Kuramı olarak bilinen bu teoriyi açıklamak için kullanılan bir diğer örnek ikizler paradoksudur. Bu örnekte aynı yaşlardaki ikizlerden biri dünyada kalırken, diğeri ışık hızına yakın bir hızda uzay yolcuğuna çıkar.Geri döndüğünde ikiz kardeşini kendisinden çok daha yaşlı bulacaktır.

Bunun nedeni uzayda seyahat eden kardeş için zamanın daha yavaş akmasıdır. Rakamlarla ifade etmek gerekirse, eğer ikizlerden uzayda yolculuk yapanın roketi ışık hızının yüzde doksan dokuzuna erişirse, dünyada 30 yıl geçerken uzayda yalnızca 2.9 yıl geçer. Bu örnek bir baba-oğul için düşünülecek olursa uzay yolculuğuna çıkan baba 27 yaşında dünyadaki oğlu ise 3 yaşında olsa, 30 dünya yılı sonra baba dünyaya döndüğünde kendisi 30 yaşında olacağı halde oğlu 33 yaşında olacaktır. Diğer bir deyişle oğlu babasından yaşlı olacaktır. Güneş yüzeyine çok yakın bulunan bir astronotun saati dünyadaki saatlere göre daha yavaş işler. Çünkü Güneş dünyaya kıyasla daha büyük kütlelidir.Bu kurama göre hız arttıkça zaman kısalmakta, sıkışmakta; daha ağır, daha yavaş işleyerek sanki durma noktasına yaklaşmaktadır. Einstein tüm bunları denklemlerle, formüllerle haber vermiştir. Ayrıca Einstein, bir cismin sadece hızının değil, konumunun da zamanı etkilediğini ispatlamıştır. Buna göre, büyük cisimlere yaklaştıkça zaman yavaşlamaktadır. Örneğin, Güneş yüzeyine çok yakın bulunan bir astronotun saati dünyadaki saatlere göre daha yavaş işler. Çünkü Güneş dünyaya kıyasla daha büyük kütlelidir. Zamanın göreceli oluşu, saatlerin yavaşlaması veya hızlanmasından mekanik bir zembereğin ağır işlemesinden değil; tüm sistemin atom altı seviyesindeki parçacıklara kadar farklı hızlarda çalışmasından ileri gelir. Başka bir deyişle zamanın kısalması içinde bulunan kişi için ağır çekim bir filmde rol almaya benzemez. Zamanın kısaldığı böyle bir ortamda insan vücudundaki kalp atışları, hücre bölünmesi, beyin faaliyetleri dünyaya göre daha ağır işlemektedir. Kişi zamanın yavaşlamasını hiç farketmeden günlük yaşamını sürdürür. Ünlü yazar Lincoln Barnett, Genel Görecelik Kuramı’nın ortaya koyduğu bu sonuçları şöyle özetler:Einstein sonsuz geçmişten sonsuz geleceğe akan şaşmaz ve değişmez bir evrensel zaman kavramını bir yana bıraktı. Ona göre zaman duygusu da renk duygusu gibi bir algıydı. Rengi ayırtedecek bir göz yoksa renk diye bir şey olmayacağı gibi, zamanı gösterecek bir olay olmadıkça bir an, bir saat ya da bir gün hiçbir şey değildir. Zamanı en iyi Einstein’ın şu sözleri açıklar; ‘Bireyin yaşantıları bize bir olaylar dizisi içinde düzenlenmiş görünür. Bu diziden hatırladığımız olaylar ‘daha önce’ ve ‘daha sonra’ ölçüsüne göre sıralanmış gibidir. Bir cismin hızına ve konumuna göre hızlanıp yavaşlayabilen zaman, belli şartlarda tamamen durabilmektedir. Bu durumda zamansızlık ve sonsuzluk gibi kavramlarla karşılaşılmaktadır. Astrofizikçi William Kaufmann, karadeliklerin olay ufkunda zamanın tümüyle duracağını ve bu durumun sonsuza kadar süreceğini şöyle belirtmektedir: Karadeliği çevreleyen olay ufkunda zaman tümüyle durur. Eğer bir arkadaşınızı karadeliğe doğru giderken izleyebilseydiniz, saatinin gittikçe yavaşladığını görecektiniz. Olay ufkunu geçtiği anda da zaman sonsuza değin duracağından arkadaşınızın saati de duracaktır. Görüldüğü gibi, insan zihni zamansızlığı kavrayamamasına rağmen zamansızlık kavramı fizik formüllerine girmiş bilimsel bir gerçektir. Ve bu gerçek, materyalist felsefenin 19. yüzyılın köhne bilgilerinden miras kalan varsayımlarınıaçıkça geçersiz kılmaktadır.
Kategori:Genel (yok) Yorum yaz! Baglanti
İkinci dünya savaşı bitiren ENIGMA Makinesi
Kriptografi tarihinde Enigma, gizli mesajların şifrelenmesi ve tekrar çözülmesi amacı ile kullanılan bir şifre makinesiydi.
Daha açık bir ifade ile Rotor makineleri ailesi ile ilişkili bir Elektro-Mekanik aygıttı ve birçok değişik türü vardı.

Enigma makinesi, ticari olarak 1920′li yılların başında kullanılmaya başlandı.Bir çok ülkede Ordu ve Devlet kurumları için özel modeller üretildi.Bunların en ünlüleri ikinci dünya savaşı öncesinde ve savaş sırasında Nazi Almanyasında kullanılan modellerdi.Alman ordu modeli olan Wehrmacht Enigma, en çok konuşulan modeldi.
Bu makine kötü bir üne sahip oldu çünkü Müttefik şifreciler ( Polonya şifre bürosu,İngiltere - Bletchley Park vb.) tarafından geniş mesajları çözümlendi.Şifre çözücülerin Müttefiklerin savaşı kazanmalarına büyük yardımları olmuştu.Bazı tarihçiler,Alman Enigma kod sisteminin deşifre olması sayesinde Avrupada savaşın bir yıl daha önce bittiğini ileri sürmektedirler.
Enigma şifresinin bazı zayıf yanları olmakla birlikte,aslında diğer faktörler olan operatör hataları, prosedür açıkları ve nadir olarak ele geçen kod kitapları sayesinde çözümlenebildi.
İkinci dünya savaşında Bletchley Park - İngilterede üslenen Amerikalı ve İngiliz şifre çözücüler, o zamanın en yetenekli ve en değerli bilim adamı,matematikçi ve mühendis lerinden oluşmaktaydı.Bunlardan bazıları, daha sonra Bilgisayar biliminin kurucularından sayılacak Alan Matthison Turing ve dünyanın ilk dijital ve programlanabilir bilgisayarı olan Colossus’ u yapan Thomas Harold Flowers dır.Birçok Colossus bilgisayarı, ikinci dünya savaşı sırasında Alman Lorenz SZ40/42 şifre sisteminin çözülmesi işleminde olasılık hesaplayıcı olarak kullanılmıştır.
İkinci dünya savaşı ve stratejik planların aktarılmasında kullanılan şifre sistemleri ve bunların çözülmesinde kullanılan algoritmalar, buluşlar, şifre çözücü makineler bir anlamda bilgisayar biliminin doğmasına neden olmuştur diyebiliriz.
1. Dünya savaşında Almanların çözmemesi için bir Amerikan Telefon ve Telgraf şirketinden bir çalışan olan Gilbert Vernam tarafından hazırlanan “bir kerelik bloknot” yöntemi, savaş boyunca Amerika Birleşik Devletleri’nin mesaj güvenliğini sağlamıştır. Bu sistemde şifrelenecek metin ASCII kodundaki karakterlere dönüştürülür ve bir kez şifreyi çözmede kullanılacak gizli anahtar, mesajı okuyan kişi tarafından imha edilirdi. Böylece tek seferlik mesajlaşmalar güvenli bir iletişimi oluştururdu.
2. Dünya savaşında ise filmlere konu olan Enigma makinesi Almanların en güvendiği şifreleme tekniğiydi, ta ki; Ruslara esir düşen bir Alman savaş gemisinde ele geçirilen Enigma makinesinin İngilizlere şifre kırıcılar tarafından çözülmesi, savaşın kaderini değiştirmiştir. Almanların tüm haberleşmesini dinleyen İngilizler, bu bilgi ile uzun süre Almanların ne yapacaklarını erkenden öğrenip ona göre taktik hazırlama şansına sahip olmuşlardır.
Enigma makinesi temel olarak; klavyesinden girilen karakterlerin makine içerisinde birbiri ile değişik şekillerde algoritma oluşturacak şekillerde yazıları kodlayan üç adet diskten oluşmaktaydı. Enigma’daki diskler Almanlar tarafından önce 5’e ve daha sonra da 8’e çıkarılmıştır. Ancak büün bu tedbirler İngilizlerin ilk bilgisayarların atalarından olan, IBM bilgisayar sistemi ile kodları çözmesini engelleyemedi.
Enigma’nın şifresinin çözülmesi ile bilgisayarları yakınlaştıran bu süreç, sonraki zamanlarda bilgisayarların şifreleme işlemlerinde daha çok kullanılması ve günümüzde de vazgeçilmez bir parçası olma durumunu getirmiştir.
Kategori:Genel (yok) Yorum yaz! Baglanti
Nazi gerçeği ve adolf hitler
Filistin'de 20.yy başlarında, bir Yahudi Devleti kurmak isteyen Siyonist önderlerin karşısında önemli bir engel vardı. Bu engel, Yahudilerin Filistin topraklarına göç etmeye ikna edilememesiydi. Vaat edilmiş Topraklar'da, tüm dünyayı hakimiyeti altına alacak bir Yahudi İmparatorluğu kurmak için diğer ülkelerde dağınık vaziyette bulunan Yahudilerin tek bir devletin çatısı altında toplamak gerekiyordu. Aksi taktirde kurulması planlanan İsrail Devleti'nin sembolik olmak dışında hiçbir anlamı kalmayacaktı. Siyonistlertarafından yapılan sayısız çağrılara rağmen, özellikle Almanya, Fransa, Amerika gibi ülkelerde yaşayan Yahudiler, bu ülkelerin zenginliklerini sömürerek elde ettikleri yüksek yaşam düzeyini bırakıp İsrail topraklarına göç etmek istemiyorlardı. Onca teşvike rağmen, Yahudi nüfusu Filistin topraklarında artmıyordu, aksine Yahudiler evlerin dönüyordu. Bunu engellemek için bir şeyler yapmak gerekiyordu. Yapılan iş şuydu: Hitleri başa getirmek. Böylece Yahudilerin Filistin topraklarına gelmeleri sağlanacaktı.
HUGENBERG FİLM ŞİRKETİ 
Universal-Film AG (UFA): Kurucuları ,Yahudi Hugenberg,Ruhr Bölgesi Sanayicileri ve Yahudi Emil Georg von Strauss.
Yahudiler II.Dünya Savaşı öncesi Film şirketleri aracılığıyla savaşı teşvik edici filmler göstererek halkı kışkırtmış,Hitler ve Nasyonal-Sosyalist Parti'nin ateşli propagandalarını yapmışlardır.Propagandanın başarıyla yürütülmesinde en büyük pay prodüksyon fabrikalarına,atölyelere
ve çok sayıda sinema salonuna sahip olan Hugenberg Film Şirketi'ne aittir.Alman Nasyonel Sosyalist Parti'nin yöneticisi ve fikir babası olan Alfred Hugenberg aynı zamanda bir dönem Hitler'in ekonomi bakanlığını da yapmıştır.
YAHUDİ SOYKIRIMI
Daha önce Tevrat'ta İsrail devleti sınırlarının neresi olduğunu yazmıştık. Bu olayı Siyonistler dava edinmiş ve bu uğurda her şeyi yapmayı göze almışlardır. Siyonistlerin gözü öylesine kararmıştı ki, kendi kardeşleri bile katletmeyi göze almışlardı. Artık kesin olan bir şey var; Nazi Almanya'sını Yahudiler ortaya çıkarmış, lideri olan Adolf Hitleri de bizzat kendileri beslemiştir. Hitler başlı başına bir Yahudi senaryosudur.
İlk İsrail Başbakanı David Ben Gurion,göreve geldiği ilk andan itibaren İsrail'e göçü gerçekleştirmek için her türlü yolu denemişti. "Ana babaları, çocuklarını buraya getirmeye çağırıyoruz. Yardım etmeyecek olurlarsa, gençliği İsrail'e biz getireceğiz; ancak umarım ki buna gerek kalmaz."
Sonuç olarak; Siyonistler Yahudileri Filistin topraklarına getirebilmek için Hitler'i başa getirdiler. Başa gelen Hitler sadece ve sadece Yahudilere hizmet için vardı ve hizmetini de en iyi şekilde yerine getirebilmek için canla başla çalıştı. Soykırım Hitler aracılığıyla yapılıyordu ve yapan da Yahudilerden başkası değildi.Hitler Yahudilere hizmet eden bir köpekti.
SİLAHLARI KİM SATTI 
Yahudiler yalnızca ekonomilerini finanse ettikleri ülkelerin siyasetlerini kontrol altına alıp savaşa sürüklemek suretiyle değil, aynı zamanda doğrudan silah üretimini tekellerinde tutarak da savaşlara gerekli zemini hazırlamışlardır.Son yüzyılda en meşhur dev silah üreticileri; Almanya'da KRUPP,ABD'de ise BARUCH.
Krupp ailesi,Almanya'yı silahlandırarak II.Dünya Savaşı'nın patlak vermesinde büyük rolü oynayan Yahudi silah üreticisidir.(Gustav Krupp Hitler ile birlikte)
Krupp,Hitler'in iktidara getirilmesi için diğer Yahudi sanayicilerle birlikte en büyük gayreti gösterenlerden biridir.Hitler'in istediği zaman yararlanabileceği özel bir harcama fonu kurulmasına ön ayak olmuştur. Krupp,Hitler'in seçim kampanyasına finansal destek sağlamış ve Hitler'in iktidara gelmesinden sonra da hükümetin ekonomik danışmanı olarak göreve başlamıştır.Hitler'in iktidara geldiği 1933'ten,savaşın sona erdiği 1946 senesine kadar Krupp net karını %433 oranında arttırmıştır.
Ülkeyi savaşa sürüklerken bile ceplerini düşünüyorlar.
KRUPP VE BARUCH 
O yıllarda I.Dünya Savaşı esnasında ABD Savaş Endüstrisi Başkanlığı yapmış,aynı zamanda birçok Avrupa ülkesinin silahlanmasında önemli katkılarda bulunmuştur.Hitlere de büyük destek vermiştir.Hitler'in seçim kampanyasına oldukça büyük finansal kaynak ayırmıştır.Savaş zamanında da Hitlere büyük kaynak aktarmıştır.Aynı zamanda Atom Bombası'nın üretiminden patlatılmasına kadar tüm aşamalarını idare ve finanse etmiştir.Ek olarak,Yahudi devletinin kurulmasında da büyük rol oynamış ancak Yahudi devletinin kurulmasının nihai hedef değil,amaçlarının yalnızca ilk kısmıydı.
Almanya'da ki Yahudi sermayeli silah şirketi Krupp'un yanı sıra,Amerika'da da diğer bir Yahudi kapitalist,dünya silah sanayisinin en büyük üretimini elinde tutan Bernard Baruch de Hitlere finansal kaynak sağlamıştır.20.yy'ın en büyük silah tüccarlarından olan Baruch da,diğer bütün meslektaşları gibi Yahudiydi. Baruch 1914'te ABD'deki 246 silah fabrikasından 243'ünün sahibi olmak gibi bir rekoru elinde tutmaktaydı.
HİTLER'İ KİM FİNANSE ETTİ
"Yahudiler bana mücadelemde önemli katkılarda bulundular.Hareketimizde çok sayıda Yahudi'nin mali desteğini gördüm.Daha o zamandan kuvvet ve başarının ne yönden geleceğini biliyorlardı."(Adolf Hitler)
Hitler'e Mali Destek Sağlayan Yahudi Bankalar
·Deutsche Bank:Alman savaş ekonomisini yönlendirmiştir.Hitler'i finanse etmeleri yönünde hemen hemen bütün şirketlere baskı uygulamıştır.
·Dresdener Bank:Sahibi Eugen Gutmann.Aynı zamanda barut üreticisi Lois Hagen,Loewe ve Krupp silah fabrikalarını finanse etmiştir.
·Darmstaetter Bank:Sahibi Abraham Oppenheim,Bşk.Jakop Goldschmith
·Bleichroeder Bank:Kurucusu Samuel Bleichroeder,sahibi Bleichroeder ailesi.
·Speyer Bank:Sahibi Speyer ailesi.
·Mendelsshon Bank:Sahibi Mendelssohn ailesi.II.Dünya Savaşından önce Alman Endüstri Komitesi ve Ticaret Odası Başkanlığı yapmıştır.Alman savaş endüstrisi ve kimya sanayini finanse etmiştir.
·Warburg Bank:Sahibi Warburg ailesi.Alam savaş endüstrisini finanse etmiştir.Almanya'yı dış dünya ile bağlantıda tutan bir Yahudi bankasıdır. I.Dünya Savaşından sonra Almanya için diğer devletlerden kredi temin etmiştir.
·Arnhold Bank:Sahibi Arnold ailesi.Alman Silah sanayisini ve savaş endüstrisini finanse etmiştir.Bamag,AEG,Agfa,Dresdner Bank,Ludwig Loewe Ag ve daha birçok Alman silah ve mühimmat fabrikalarının ortak ve finansörlerinden idi.
·Disconto-Geselischaft:Kurucusu Solmssen ailesi.Sahibi Hitler'in en büyük finansörlerinden Georg Solmssen'dir.Georg Solmssen Hitler döneminde Alman bankacılığının merkez organizasyon başkanıydı.Gemi inşaatı,donanma ve ağır savaş sanayi,petrol endüstri,telekomüninikasyon alanlarında yatırımlar yapmıştır.
·BHG Berliner Hendelsgesellschaft:Sahibi Carl Furstenberg,savaş sanayini finanse etmiştir.Tamamı Yahudilere ait olan Ruhr Bölgesi endüstrisini desteklemiştir.
·Schaafhausensch Bankveerein:I.Dünya Savaşı'nda Siegfired Samuel yöneticiydi,II.Dünya Savaşı'nda ise Gutmann yöneticiydi.Loewe Konsorsiyumu'na katılıp,Loewe Silah Fabrikaları'nı finanse etmiştir.Tamamı Yahudilerin tekelinde olan Ruhr Bölgesi'ndeki savaş endüstrilerini finanse etmiştir.
·Nationalbank für Deutschland:Sahibi Gutmann,savaş sırasında elektirik endüstrisini finanse etmiştir.Bir başka Yahudi bankası olan Darmstaedter Bank ile birleşmiştir.
·Commerz und Privat Bank:Yöneticisi Curt Sobernheim,Alman savaş ekonomisini desteklemek amacıyla iç ve dış ticari kuruluşlarıyla ilişki kurma görevini üstlenmiştir.
·Berg und Metallbank:Sahibi Dr.Willhelm Merton,savaş sanayinin hammadde kaynaklarını finanse etmiştir.
·M.A.V Rothschild & Söhne:Sahibi Rothschild ailsei.Her alanda savaşı finanse etmiştir.
Kimya Sanayi'nde Ki Üç Dev Yahudi Kuruluşu
·Bayer:Hitler'in savaş propagandasını üstlenmiştir.
·IG-Farben:Krupp ile beraber Auschwitz kamplarındaki tutukluları fabrikalarında ölesiye çalıştırdıktan ve tutukluları çalışmayacak hale getirdikten sonra öldürmüşlerdir.
·Agfa:IG-Farben şirketine bağlıdır.Bu şirkette Hitler'i büyük ölçüde finanse etmiştir.
Hammadde Kaynaklarının Sahipleri De Yahudidir
·Deutsche Erdöl:Sahibi Jakob Goldschmidt,yöneticisi Arthur Solomonsohn.
·Deutsche Petroleum AG:Sahibi Deutsch Bank
·Blumenstein-Konzern:Sahibi Blumenstein ailesi.Savaşta 10 Milyon Mark'lık kum torbası üretmiştir.
·Deutsche Eisenhandel AG:Sahibi Leo Lusty,demir üretmiştir.
·Vereinigte Stahlwerke:Çelik sanayi.
·Beer Sondheimer & Co:Metal üretmiştir.
·M.1.Caro & Sohn:Demir üretimi.
·Phoenix AG:Madencilik.
Silah Fabrikaları Ve Savaş Malzemeleri Üreten Yahudi Şirketler
·Krupp Silah Fabrikaları:Sahibi Krupp ailesidir.
·Loewe Silah Fabrikaları:Sahibi Loewe ailesidir.
·Mauser Silah Fabrikaları:Sahibi Loewe ailesi ve Alfred von Kaull.
·Deutsche Silah Ve Mühimmat Fabrikası:Sahibi Isidor Loewe.
·Stahlwaren und Walfen Fabrikası:Sahibi Alexander Coppel.
·Alman-Atlantik Telgraf Şirketi:Sahibi Loewe ailesi.
·Hannesmannröhren-werke AG:Yöneticisi George von Siemens.
·Aron Hirsch & Sohn:Kaçak silah üreticisi.
·Hirsch Kupfer und Messindwerke AG:Sahibi Sigmund Hirsch.
·Solingen Mühimmat:Sahibi Alexander Coppel.
·Köln-Rottweiler Barut Fabrikası:Sahibi Louis Hagen.
·Rheinische-Westfalische Barut Fabrikası:Sahibi Louis Hagen.
·AEG:Kurucusu Emil Rathenaus,askeri alanda kullanılan her aracın motorunu AEG üretmiştir.
·Siemens:Tamamen silah sanayi için çalışmıştır.Sahibi Siemens ailesidir.
·Lufthansa:Nazi Almanya'sı hava kuvvetlerini oluşturmuştur
Kategori:Genel (yok) Yorum yaz! Baglanti
Nükleer Silahların Yapısı Ve Nükleer Bomba
Nükleer bombalar bir atomu (özellikle kararsız izotopları) bir arada tutan, kuvvetli ve zayıf, bağların parçalanması veya birleştirilmesini içerir. Temel olarak bir atomum nükleer enerjisi iki türlü açığa çıkarılır:
* Nükleer Fisyon: Bir nötron yardımıyla bir atomun çekirdeğini daha küçük iki atoma (izotopa) parçalayabiliriz. Parçalanan atomlar genellikler Uranyum ve Plutonyum’un izotoplarıdır.
* Nükleer Füsyon: İki küçük atom, genellikle hidrojen ve hidrojenin izotopları (Döteryum veTrityum) bir araya getirilerek daha büyük bir atom ve/veya iztoplarını oluşturmak (Helyum ve izotopları) suretiyle enerji açığa çıkarılır. Güneş bu şekilde enerji üretmektedir.
Her iki durumda da çok büyük miktarda ısı enerjisi ve radyasyon salınır.
Nükleer Bombaların Tasarımı
Bir atom bombası yapmak için,
* Bir parçalanabilir (Uranyum veya Plutonyum) veya birleştirilebilir (Hidrojen ve izotopları) nükleer yakıta,
* Ateşleyici bir cihaz veya düzeneğe
* Yakıtın tamamının birleşmesi veya parçalanmasına olanak sağlayan bir metoda (aksi takdirde nükleer patlama gerçekleşmez)
ihtiyaç vardır.
Fisyon Bombası
Fisyon bombası Uranyum ve Plutonyum gibi elementlerin nötron kullanarak parçalanması esasına dayanan bir nükleer patlamadır. Uranyum veya Plutonyumun her izotopu bu tür bir parçalanmaya olanak vermez. Elementin çekirdeğine gönderilen nötron bazı izotoplar tarafından absorblanmasını müteakip parçalanmaya uğrarken bazı izotopları nötronu bünyesinde tutarak izotopun bir başka izotopa dönüşmesine yol açar. Parçalanabilen izotop, parçalanmaya uğradığında (nükleer reaksiyonla) iki daha küçük izotop ve 2-3 nötron açığa çıkarır. Reaksiyon ürünü izotopların çekirdekleri ve elektron kabuklarındaki elektron sayıları kararlı atomlarınkine uymamaktadır. Bu nedenle bunlara kararsız izotoplar adı verilir ve kararlı hale gelmeye çalışırlar. Kararlı hale gelmeye çalışırlarken de enerji salmaya devam ederler. Bu enerjiye radyasyon adı verilir.
Uranyum veya Plutonyum’un parçalanabilir izotoplarının bir nötronu yakalaması ve parçalanması çok çabuk meydana gelir. Süre olarak piko-saniye (1*10E-12 sn) mertebesindedir. Atom parçalandığında açığa ısı ve gama radyasyonu formunda muazzam bir enerji salar. Bunun nedeni de bir parçalanma reaksiyonu ile oluşan iki küçük izotopun kütleleri toplamı Uranyum veya Plutonyum’unkinden küçük olmasıdır. Bu kütle farkı E=m c^2 formülü ile enerjiye dönüştürülür. Bir kilo zengin uranyum nükleer bomba olarak kullanılacak olursa, açığa çıkaracağı ısı enerjisi 16 milyon litre benzinin vereceği ısı enerjisine denktir. Bir kilo uranyumun yaklaşık 3 golf topuna karşılık gelen bir hacim işgal ettiği düşünülürse, buna karşın benzin 25 m x 25 m x 25 m lik bir prizma hacmine sığdırılabilir. Bu da size çok az bir miktar uranyumun patlama ile yarattığı enerji hakkında daha iyi bir fikir verir. Nükleer patlayıcı olarak kullanılan Uranyum doğada bulunduğu şekliyle kullanılamaz. Patlayıcı izotopuyla çok yüksek oranlarda zenginleştirilirler.
Her tasarım için nükleer fizik gerektiren hesaplar sonucunda patlayıcı miktar (ki buna kritik kütle adı verilir) bulunur. Bu hesaplar o kadar kolay değildir; bir bilgisayar yardımıyla ve çeşitli deneysel parametrelerden elde edilen veriler kullanılır. Bu kütle bir araya getirilirse, kendiliğinden patlama gerçekleşebilir. Bu nedenle, kritik kütle birkaç parça halinde ve bir birinden ayrı yerlerde tutulurlar. Bunların ayrı yerlerde tutulması bomba tasarımında bazı problemleri beraberinde getirir, şöyle ki, patlamanın istendiği anda parçalar bir araya toplanmalı, bir nötron parçalanma (zincir) reaksiyonunu zamanında başlatmalıdır.
Kritik olmayan kütleleri bir araya getirmek için iki teknik kullanılır: (1)Tabanca Ateşlemeli (2) İçe Doğru Patlama ile Ateşleme. Nükleer reaksiyonları başlatmak için nötrona ihtiyaç vardır. Bu nedenle nötron üreteci (jenaratörü) gerekir.
Tabanca-Ateşlemeli Fisyon Bombası
Uranyum veya Plutonyumdan oluşan kritik kütleden küçük bir parça (kurşun olarak adlandırılır) ayrılır ve bu küçük parça konvansiyonel bir patlayıcı ile büyük kütleye (fıçı olarak adlandırılır) doğru ateşlenir. İki kütle bir araya geldiğinde kritik kütle oluşmuş olur. Kritik kütlenin etrafı nötron jeneratörü ile kaplıdır. Bombanın hangi irtifada patlatılacağı bir barometrik-basınç sensörü yardımıyla belirlenir ve bu irtifaya ulaştığına, aşağıdaki işlemler dizisi gerçekleşir:
1. Konvansiyonel ateşleme ile kurşun fıçıya isabet ettirilir
2. Kurşun küresel olarak hazırlanmış Uranyum veya Plutonyum ile nötron jeneratörüne çarpar
3. Fisyon reaksiyonu başlar
4. Nükleer patlama gerçekleşir.
Hiroşima’ya atılan atom bomba (Little Boy adı verilmiştir) bu tür bir bomba idi ve 14.5 kiloton yani 14,500 ton TNT’e eşdeğer bir patlama gücü vardı. Patlama olmadan önce yakıtın sadece % 1.5 parçalanmaya uğramıştı.
Hiroşima'ya atılan Little Boy'un fotoğrafı
İçe-doğru Patlama ile Ateşlemeli Fisyon Bombası
Uranyum ve Plutonyum bir küre haline getirilir ve birkaç parçaya ayrılır; bunların bir birine değmemesi için arada yaylı bir mekanizma vardır. Küre, etrafı nötron yansıtıcı bir malzeme ile kaplanır. Bu malzeme de TNT gibi bir patlayıcı ile örtülür. Patlatma işlemi bomba yere değmeden önce (hava) gerçekleştirilir ve hangi irtifada patlama gerçekleşmesi isteniyorsa bunu belirleyen bir barometrik-basın sensörü kullanılır. Bomba arzu edilen irtifaya ulaştığında aşağıdaki işlemler dizisi gerçekleşir.
1. TNT ve/veya konvansiyonel patlayıcı ateşlenerek bir şok dalgası (basıç) yaratılır
2. Şok dalgası içteki melzemeleri sıkıştırmasıyla kritik kütle bir araya gelir
3. Fisyon reaksiyonu başlar
4. Nükleer patlama gerçekleşir.
Nagazaki’ye atlılan bomba (Fat Man olarak anılır) bu tür bir bomba idi ve 23-kiloton patlayıcı eşdeğerine ve % 17 verimiliğe sahipti. Daha sonra bu tasarımda yapılan değişikliklerle sırasıyla aşağıdaki olaylar meydana gelir:
1. Patlayıcılar ateşlenerek bir şok dalgası oluşturulır
2. Şok dalgası Plutonyum parçalarını küresel bir şekilde bir araya getirir
3. Plutonyum parçaları merkezde yer alan Be/Po malzemesine çarpar
4. Fisyon reaksiyonu başlar
5. Nükleer patlama meydana gelir
Radyoaktivite
Atomic Bomb Project
Atomun içindeki nükleer enerji
PLUTONYUM ÜRETİMİ VE KULLANIMI
PLUTONYUM Ne Kadar Tehlikeli ?
Bir nükleer silah Nasıl Yapılır?
Atom bombasına ait iç şema
Einstein ve Atom Bombası...
Bir atom bombasının patlaması
Edward Teller MANHATTEN PROJESİ
Atom Bombası
Bir atom bombasında ana tema fizyon reaksiyonunun çok kısa bir sürede gerçekleştirilmesidir. Atom bombasında biri doğal diğeri yapay olmak üzere iki tür malzeme kullanılır. Bunlardan doğal olanı uranyum (235U), yapay olanı ise plutonyumdur (239Pu).
Atom bombasının yapımında en önemli problemlerden biri kullanılacak olan bu malzemelerin eldesidir. 235U tabiatta 238U ile birlikte çok az miktarda bulunur. Bombada kullanılacak olan 235U’in çok saf olması gerekir, bu yüzden 238U’dan ayrılmalıdır. 239Pu ise tabiatta bulunmaz, nükleer reaktörlerde 238U’dan elde edilir.
Fizyonun başlamasını sağlayacak ilk nötronlar Ra–Be gibi bir nötron kaynağından elde edilir. Fizyon olayında bir atomun parçalanmasından 2 ya da 3 tane nötron açığa çıkar. Eğer, ortam şartları elverişli ise parçalanma sonucu oluşan nötronların da, başka atomları parçalamaları ile fizyon reaksiyonu zincirleme olarak devam eder. Zincir reaksiyonunun kendiliğinden ilerlemesi için gerekli şart ise açığa çıkan nötronların kaybolmadan yeni parçalanmaları sağlamasıdır. Nötronların kaybolması; ya ortamda bulunan safsızlıklar (238U gibi) tarafından soğurulması ile ya da çeşitli çarpışmalar sonucunda nükleer patlayıcı içinden çıkıp gitmesi ile olur. Dolayısıyla ,atom bombası yapımında dikkat edilmesi gereken en önemli noktalardan bir diğeri nötron kayıplarını en aza indirmektir.
Bir nötronun bir atom çekirdeğine çarpması her zaman fizyon ile sonuçlanmaz. Bazen çekirdek nötronu yuttuğu halde bölünmeyebilir. Bazen ise nötron çekirdek tarafından yansıtılabilir. Bu çarpışmalar sonucunda ortamda dolaşan nötron bir miktar enerjisini kaybederek yavaşlar ve fizyon yapma gücü artar. Önemli olan bu nötronun nükleer patlayıcı içinden kaçmadan fizyon yapıncaya kadar dolaşmasıdır. Bunun için ise kullanılan patlayıcı maddenin bu dolaşmaya elverişli büyüklükte olması gerekir. İçerisinde başlatılan fizyon reaksiyonun kendi kendine sürebileceği minimum nükleer patlayıcı kütlesine kritik kütle denir.
Netice itibariyle, atom bombası merkezde uranyum veya plutonyumdan oluşan bir öze sahiptir. Nükleer patlamanın olabilmesi için ise bu özün kritik kütleden büyük olması gerekir. Ancak, kritik kütlenin üzerindeki maddenin kendiliğinden patlama ihtimali vardır. Bu yüzden patlayıcı madde özü, bombaya çeşitli parçalar halinde yerleştirilir. Bomba ateşleneceği zaman bu parçalar bir araya gelip bir küre oluşturmalıdır. Bu parçaların küre şeklinde birleşmelerini sağlamak için ise trinitrotoluen (TNT, dinamit) kullanılır. Önce TNT patlatılır. Bu patlama sonucunda nükleer kütle bir araya gelir ve asıl patlama gerçekleşir.
Atom bombası ile ilgili ilk çalışmalar Robert J. Oppenheimer öncülüğünde 1942 yılının sonlarında başlamıştır. New Mexico eyaletinin Los Alamos adlı bölgesinde bir “beyin takımı” ile başlayan çalışmalar yaklaşık 3 yıl sonra ürününü verdi. Atom bombasının ilk denemesi 16 Temmuz 1945 günü Meksika sınırına yakın bir çölde (Alamogordo) gerçekleştirildi. Patlamanın şiddeti beklenenden çok fazla olmuştu. Yaklaşık 20.000 ton TNT’nin patlamasına eşit bir etki görüldü. Elde edilen bu başarı üzerine atom bombasının Japonya’nın iki önemli şehrinde kullanılması kararlaştırıldı.
6 Ağustos 1945 sabahı ilk atom bombası “Enola Gay” isimli bir bombardıman uçağı ile Hiroşima’ya atıldı. Saniyenin onbinde biri kadar kısa bir sürede gerçekleşen patlamanın ilk etkisi gözleri kör eden bir ışıktı. Ardından gelen 300.000 °C’lik ısı etkisi ise yaklaşık 3 km çapındaki her şeyin yanmasını sağladı. Daha sonra ise patlamanın etkisiyle başlayan ve saatte 1800 km ile esen alev rüzgarı çevredeki her yükseltiyi dümdüz etti. Ama asıl kalıcı etkiyi patlamadan bir kaç dakika sonra başlayan bir yağmur gerçekleştirdi. Yağmur ile tüm radyoaktif serpinti bölgeye inmiş oldu. Saniyelerle ölçülebilecek bir zaman dilimi içerisinde Hiroşimayı yok eden bu korkunç bombanın bilançosu yaklaşık 80.000 ölü ve 100.000 yaralı olarak belirlenmiştir.
9 Ağustos 1945 günü ise ikinci atom bombası Nagazakiye atıldı. Bu şehirdeki insanların daha önceden uyarılması buradaki ölümlerin daha az olmasını sağladı. Ancak, her iki şehirde de radyasyondan kaynaklanan ölümler 15 Ağustos 1945’ten sonra görülmeye başlandı. Gönüllü olarak kurtarma çalışmalarına katılan veya akraba ve dostlarını harabeler içinde arayan bir çok insan farkında olmadan yüksek miktarda radyasyon almışlardı. Radyasyondan kaynaklanan ölümler, bombanın patladığı anda meydana gelen şok, ısı ve yıkım etkisiyle gerçekleşen ölümlerden kat kat fazla olmuştur. Bu sonuç; atom bombasının insanlık için ne denli tehlikeli bir silah olduğunu ortaya koymuştur.
Atom bombasının yapımı:
II.Dünya Savaşında ön plana çıkan diğer bir malzeme de benzindir. Savaş süresince Amerikan petrol endüstrisi rezervlerindeki tüm benzini kullanmışlardır. Aynı zamanda Almanya ve Japonya karşıtları 1940'da katalitik reformlama yöntemini geliştirerek yüksek oktanlı benzin elde etmişler aynı yöntemle TNT yapımında kullanılan tolueni üretmişlerdir.
1900'lü yıllarda bilim dünyası atomu incelemeye almıştır. Einstein'ın ünlü kütle-enerji eşitliği (E=mc²) maddenin yüksek enerjiye sahip olduğunu belirtir. Bunu kendilerine ışık olarak alan bilimciler 1939'da uranyum atomlarını bölmeyi becermiş, bir kısım bilim adamı ise zincirleme bağlama reaksiyonlarını gerçekleştirmeye çalışmışlardır. 1942'de Fermi ve arkadaşları zincir reaksiyonunu gerçekleştirmeyi başarmıştır. Bu başarı atom bombasını mümkün kılmıştır ve Manhattan Projesi yürütülmeye başlamıştır.
Atom bombası için yeterli derecede hızlı fizyona uğrayan sadece belirli izotoplar vardır. Uranyum-235 (uranyumun sadece %0.7 kadarı U-235'dir) ve plütonyum iki muhtemel izotoplar olmuşlardır. Bununla beraber her iki element de çok nadir bulunabilir ve çok az sayıda laboratuarda üretilebilmektedir. Örneğin 1942'de sadece 1mg Plütonyum bulunmaktadır.
1942'nin sonlarına doğru general Leslie R.Groves , Du Pont firmasına plütonyum üretim fabrikası kurarak işletmelerini ister. Firma , bu teklifi kabul eder fakat asıl senaryoyu bilmemektedir. Sonraki üç yıl boyunca kimya mühendisleri bu fabrikayı kurmak , işletmek ve kontrolünü sağlamak için çalışmışlardır. II.Dünya Savaşı boyunca Amerika kendi mühendislerini birçok alanda çalıştırmış ve yeni işletmeler yaptırmıştır. Ordu , atom bombası fikrini teoriye döken fizikçiler ve üç sene boyunca tesis kurmaya çalışan DuPont firmasıyla bu proje üzerinde çok çalışmıştır. Hiç denenmemesi gereken bir tasarı için bu kadar zaman , para ve emek harcamak Amerika için zor olmamıştır. II.Dünya Savaşının sonuna doğru savaş Amerika'nın lehine dönmektedir fakat Japonlar teslim olmayı kesinlikle düşünmemektedir. Dolayısıyla Japonya'nın işgali , yüksek can kaybı olmasına rağmen Amerika açısından gerekli görülmüştür. Bu koşullarda Amerika , atom bombasını , savaşı sona erdirebilecek bir etken olarak görür. Amerikan yönetiminde Japonların tek bir bombayla yıldırılamayacağı düşüncesi hakimdir. Bu nedenle çok kısa aralıklarla iki hatta daha çok bomba kullanılması düşünülmüştür. 6 Ağustos 1945 sabahı 8:15'de Japonya'nın en güçlü askeri merkezlerinden olan Hiroşima'ya "küçük çocuk"adı verilmiş uranyum bombası atılır. Hiroşima bir anda kül yığını haline gelir. 3 gün sonra 9 Ağustos 1945'de Nagazaki'ye "şişman adam" adı verilmiş plütonyum bombası atılır ve Nagazaki yok edilir . İnsanlık tarihinin en kanlı ve yıkıcı çekişmesi olan II.Dünya Savaşı 14 Ağustos 1945'de sona erer.
Savaşı , zaferle noktalayan Amerika ve müttefikleri çok coşkuludurlar müttefik İngiltere'nin başbakanı Winston Churchill şöyle der :"Tanrının da yardımıyla İngiliz ve Amerikan bilimi , Almanların tüm çabalarını geride bıraktı. Almanların atom gücünü ellerinde bulundurmaları savaşın sonucunu değiştirebilirdi. Bu yarış bizi oldukça kaygılandırdı." Amerika başkanı ise şöyle der :" Yapılan şey , tarihte görülen en iyi organize olmuş bilimin sonucudur. Bu sonuca büyük bir baskı altında ulaşıldı ve hataya izin verilmedi. Bu en büyük bilimsel kumar için 2 milyar dolar harcandı ve kazandık."
Atom çağı bir kere başladıktan sonra durdurulamaz. Atom bombasının insanlar üzerindeki korkunç etkisi göz ardı edilerek , kısa bir süre sonra yeni ve daha güçlü bir silah için çalışmalara başlanmıştır, hidrojen bombası.
Amerika Birleşik Devletleri II.Dünya Savaşından sonra eğitime özellikle temel bilimlere olan katkısını arttırmıştır. Çünkü geleceğinin insanların beyninde saklı olduğunun çoktan farkına varmıştır.
Avrupa ise II.Dünya savaşının yorgunluğundan bir süre daha kurtulamamıştır. Almanya , Nazi yönetimi yüzünden birçok değerli profesörlerini ve bilim adamlarını kaybetmiştir. Olayın Almanya için en kötü olan tarafı , kaçan bilim adamlarının çoğunun onlara daha çok fırsat ve düşünce özgürlüğü veren Amerika ve İngiltere'ye gitmesidir. Aynı şekilde , nükleer kimyada ve uzay bilimlerinde dönemin doruklarında olan Sovyet Rusya'da bulunan bilim adamları da Stalin'den kaçarak Amerika ve İngiltere'ye sığınmışlardır. Bu durum Amerika'yı daha da güçlendirmiş bilimde öne geçmelerine neden olmuştur. Bilimsel buluşların artarak insanların kullanımına sunulmasıyla Amerika'da ekonomi canlanmış , istihdam oranı artmıştır.
NÜKLEER SİLAHLAR
Nükleer silah deyimi bize; atom çekirdeğini hatırlatmaktadır. Çünkü bir atomun parçalanması ya da iki atomun birleşmesi halinde açığa çıkan enerjiden istifade edilerek nükleer silahlar yapılmış ve geliştirilmiştir. Bu enerji, gerçekte çok fazla ise de faydalanılan kısmı gayet azdır. Fakat bir bombada milyarlarca atom bir anda parçalandığı ya da birleştiği için açığa çıkan enerji astronomik rakamlarla konuşulacak düzeye ulaşmakta ve bu enerjiyi anlatacak birim, bildiğimiz ölçülerden farklı, onların dışında bir şey olmaktadır. Bu kısa açıklama, atom ve hidrojen silahlarının ayrı esaslara göre yapıldıklarını ve klasik silahlardan başka nitelikte olduklarını göstermeyecektir. Atom silahları (Nükleer silahlar), fisyon olayından istifade edilerek yapılmıştır. Bu olay, bazı ağır metal (uranyum, plutonyum gibi) atomların nötron bombardımanı sayesinde eşit olmayan iki parçaya ayrılmasıdır. Bu esasa göre yapılan silahlar için enerji birimi kiloton (KT) 1.000 ton, T.N.T (Dinamit) nin yıkma gücüne eşit bir basıncın ifadesidir. Hidrojen silahları (Termonükleer silahlar), füsyon olayından faydalanılarak yapılmıştır. Bu olay bazı ağır hidrojen (döteryum, trityum gibi) atomlarının çok şiddetli ısı karşısında birleşmeleridir. (Bu ısıyı ancak bir atom infilakı verebilmektedir). Bu esasa göre yapılan silahlar için kudret birimi megaton (MT) dur. Megaton 1.000.000 ton T.N.T.nin yıkma gücüne denk bir basınçtır. Gerek atom, gerekse hidrojen silahları infilak ettirildikten sonra yaptıkları etkinin özelliklerinden hiçbir fark göstermediklerinden hepsine birden NÜKLEER SİLAH deyimini kullanmakta bir sakınca yoktur.
B. ATOM VE HIDROJEN BOMBALARI ARASINDAKI FARKLAR
Bu silahların belirtilmesi gereken başlıca farklılıkları şunlardır;
1. Hidrojen silahları istenilen kudrette yapılabildiği halde atom silahları için sınırlı kudret söz konusudur.
2. İki silahın etki alanları değişiktir. Aynı ağırlıkta olan iki silahtan; hidrojen silahlarının etki alanı yarıçapı atom silahlarının 2,5 katıdır.
C. NÜKLEER SILAHLARLA KLASIK SILAHLAR ARASINDAKI FARKLAR
Nükleer silahlarla klasik silahların karşılaştırılması ise bize şu sonuçları vermektedir.
1. Klasik silahlar bir amaç (Yan etkileri hariç) için kullanıldıkları halde, nükleer silahlar aynı anda bir çok etkiyi birden yapabilmektedirler.
2. Klasik silahlarda etki alanı olarak sokak ya da binalar kabul edildiği halde, atom bombalarının en küçüğünün (Nominal bomba=20 KT.'luk) etki alanını kilometrelerle ifade etmek gerekmektedir.
3. Klasik silahlarda en ağır etkili bir tahrip bombasının etki süresi saniyenin 1/100'ü olduğu halde nominal atom bombasındaki basınç etki süresi 7/10 saniye; nominal bombanın 500 katı olan 10 M.T'luk hidrojen bombasında 5 saniyedir.
4. Klasik silahlardan hiç birisinde yokken, nükleer silahların infilakı halinde diğer etkilerle birlikte radyolojik etkileri de ölüm ve hastalık saçar. Ayrıca silahın yerde veya yere yakın infilakında radyoaktif serpinti tehlikesi doğar.
NÜKLEER SILAHLARIN ETKILERI
Bir nükleer infilakta, ilk önce silahın kudretine göre yarıçapı değişen bir ateş topu hasıl olur. Ateş topunun merkezindeki ısı, güneşteki ısıdan 2-3 defa daha fazladır. İşte aşağıda incelemeye başlayacağımız bütün etkiler etrafa bu ateş topundan yayılmaktadır. Nükleer silahların etkileri,
1) Ani Etkiler (Isı, Işık, Ani Nükleer Radyasyon ve Basınç)
2) Kalıntı Etkiler (Radyoaktif Serpinti) olarak ikiye ayrılır. Nükleer infilakın bütün etkilerini 100 kabul edersek, bu etkilerden:
-%35'i Isı (Işık ile birlikte gelmektedir).
-%5i Ani Nükleer Radyasyon
-%45'i Basınç (Blast)
-%15'i Kalıntı Etki (Radyoaktif Serpinti) olarak karşımıza çıkmaktadır.
-----------------------------------------------------------------------
İlk atom bombası 16 Temmuz 1945'te ABD'de patladı. Bu, ABD'nin yapacağı 1000'in üzerindeki nükleer silah denemelerinin ilkiydi ve patlama plütonyum çekirdeklerinin bölünmesiyle gerçekleşmişti. Uranyum ise 6 Ağustos 1945'te Hiroşima'da "denendi". 60 kilogramlık uranyum çekirdeği bölündü; 140 bin insan kağıt gibi yanarak, bir o kadarı da radyasyon yayılımıyla öldü. Deneme "başarılı" olmuştu. Üç gün sonra ikinci yıkım Nagazaki'de yaşandı.
Nükleer silah geliştirmeye niyetlenen ilk ülke Nazi Almanyası'ydı. ABD'yi atom bombasının yapılması için bir program hazırlamaya iten de Almanya'nın bu niyetinin farkında olan ve aralarında Einstein'ın da bulunduğu bir grup biliminsanın kaygılarıydı.
Japonya'ya atılan iki bomba, ABD açısından savaşı bitirmenin çok ötesinde işlevler taşıyordu. Bu, bir güç gösterisi, savaşın en büyük mağduru ve asıl galibi olan Sovyetler Birliği'ne yönelik bir tehditti. ABD'nin bombalar alanındaki üstünlüğü sadece dört yıl sürdü; Sovyetler Birliği 1949'da ilk atom bombası denemesini gerçekleştirdi.
Sovyetlerin nükleer denemesinin hemen ardından, Edward Teller, ABD'nin Atom Enerjisi Komisyonu'na hidrojen bombası yapımını önerdi ve bu önerisi, başkanlığını Oppenheimer'ın yaptığı danışma kurulu tarafından reddedildi. Teller, savaş sırasında atom bombası çalışmalarına katılmıştı. Bu arada, boş zamanlarında, tahrip gücü atom bombasından çok daha yüksek olan hidrojen bombası üzerinde, kendi başına çalışıyordu. Oysa, zamanında Nazilerin tehdidine karşı atom bombasının gelişimine katkıda bulunan fizikçilerin çoğu, Sovyetler Birliği'ne yönelecek nükleer silahların yapımında çalışmak istemiyordu. Teller, inançlı bir anti-komünist olarak, bütün enerjisini, ABD'nin nükleer silah programlarında aldığı etkin görevlerde kullandı. Oppenheimer ise 1954'te, hakkında yapılan bir güvenlik soruşturması sonucunda, Atom Enerjisi Komisyonu'ndaki görevinden alındı.
1950'de ABD Başkanı Truman, Atom Enerjisi Komisyonu'ndan "nükleer silahların, hidrojen bombası da dahil olmak üzere, her biçimi üzerinde çalışmalara devam edilmesi"ni istedi. Truman'ın emri ve Teller'ın çabaları sonucunda, 1952'de ilk hidrojen bombası ABD'de geliştirildi. Bu bomba Hiroşima'ya atılan atom bombasından 700 kat daha güçlüydü. Sovyetler Birliği, bir yıl geçmeden, ABD'nin bomba sevincini bir kez daha gölgeledi ve 1953'te ilk hidrojen bombası denemesini gerçekleştirdi.
Kategori:Genel (yok) Yorum yaz! Baglanti
ABD Emperyalizmi Wietnamda Niye Yenildi???
Celp kağıtlarını yakan Amerikalı öğrenciler; protestolarda boy gösteren Jane Fonda; protestocu öğrencileri tartaklayan kasklı
Amerikan inşaat işçileri: Vietnam Savaşı karşıtı protesto gösterilerinden yansıyan bu görüntüler, ABD’nin bir kez daha savaşa hazırlandığı bu günlerde gözümüzün önüne geliyor. İnşaat işçilerinin fotoğrafı, geçenlerde düzenlenen Stockholm Modern Sanat Müzesindeki “Direniş” sergisinde işçileri tasvir eden tek fotoğraftı.
Sergi 1960’lardan günümüze protesto hareketlerinin bir dökümünü vermek amacıyla yapılmakla beraber, sadece birkaç cesur bireyin ABD emperyalizmine karşı durduğu izlenimini veriyor. Ancak gerçek başkadır ve öyle olmaya devam edecektir. Vietnam’da barışın gerçekleşmesine vasıta olanlar ne protestocu öğrenciler (öğrenciler askere alınmıyorlardı) ne de entelektüellerdi. Vietnam ordusunun askeri başarıları da değildi.
Savaşa son veren, herkesten çok, üniforma giymiş ya da giymemiş durumdaki Amerikan işçi sınıfıydı. Vietnam Savaşının arka planı şöyledir. 1954’te, yüz yıllık sömürge egemenliğinden sonra, Fransa, Dien Bien Phu’da aldığı büyük yenilginin ardından Vietnam’dan çıkmak zorunda kaldı. Fransa çıkıp giderken, Ho Chi Minh önderliğindeki Vietnam Komünist Partisi iktidarı almaya hazırdı. Bununla birlikte Çin ve Sovyetler Birliği, Fransa’nın yenilgisinin emperyalizme karşı çok büyük bir darbe olabileceğinden ve Soğuk Savaşın terör dengesini bozacağından korkuyordu. Bu nedenle, Fransız ordusunun hüsran içinde kaçmasına izin vermek yerine, Ho Chi Minh’e bağlı birliklerin ülkenin kuzeyine, Fransızların da güneye kaydırılmasını sağlayan bir anlaşmayı dayattılar.
Fransa, 1956’da yapılması planlanan genel seçime kadar ülkenin güneyini yönetmeye devam edecekti. Seçimin galibi tüm ülkenin kontrolünü ele geçirecekti. Genel seçim asla ilan edilmedi.
Bunun yerine ABD’de yaşayan bir Vietnamlı olan Ngo Ding Diem Vietnam’a getirildi ve ülkenin lideri olarak atandı. ABD, yoğun bir politik, ekonomik ve askeri müdahaleyle Güney Vietnam’da yeni bir devlet yarattı. Bu devlet daha sonra Kuzey Vietnam’a saldırmaya başladı. Başkan Eisenhower daha sonra, eğer özgür seçimler yapılmış olsaydı Ho Chi Minh’in oyların %80’ini alacağını düşündüğünü söyleyecekti. (Başkan Eisenhower, Mandate for Change, s.372) Tüm bunlar, Sovyetler Birliği’nin bir yandan Çin diğer yandan da ABD ile yürüttüğü Soğuk Savaş doruk noktasındayken gerçekleşiyordu. ABD, henüz bir başka ülkenin kendi nüfuz alanının dışına çıktığını görmeye hazır değildi. ABD müdahalesinin arkasında geleneksel emperyalist çıkarlar da yatmaktaydı. 1954 gibi erken tarihte, “ABD Haberleri ve Dünya Raporu”nda, ABD Niçin Hindiçin’de Bir Savaşı Göze Alıyor adlı bir makale yayınlandı. Söz konusu makalede şunlar söyleniyordu: “Dünyanın en zengin bölgelerinden birisi, Hindiçin’de zafer kazanana açılacak. Amerika’nın artan ilgisinin ardında yatan şey budur … bu savaşın gerçek nedenleri, kalay, kurşun, kauçuk, pirinç gibi kilit stratejik temel ürünlerdir.
ABD bu bölgeyi her ne yolla olursa olsun kontrol altında tutmayı düşünüyor.” (4 Nisan 1954) Kuşkusuz ucuz işgücü konusu da söz konusuydu. Business Week’in (20 Nisan 1963) sözleriyle: “40’ların sonundan itibaren ve 50’lerden günümüze artan bir şekilde, bir sanayi dalından diğerine Amerikan şirketleri dış gelirlerinin giderek artığını keşfediyorlardı. Gelirleri genelde dışarda ABD’dekine göre esasen daha yüksekti.” Bunda şaşılacak bir şey yoktu, çünkü ücretler ABD’deki ücretlere göre çok çok düşüktü. Güney Vietnam’da Komünist Parti, Diem ve ABD’ye karşı savaşmak için bir gerilla ordusu (NFL) örgütledi. 1968’deki Tet Saldırısına kadar, NFL Güney Vietnam’daki en büyük Amerikan karşıtı silahlı güçtü. Halk arasındaki, özellikle de kırsal alandaki kitlesel desteği sayesinde, NFL ani saldırılar yapıp hızla ortadan kaybolabiliyordu.
Bu, CIA’in, halkın NFL’yi korumasını, ona yiyecek vermesini ve yeni gerillalar vermesini engellemek maksadıyla Vietnam halkına terör uygulamasına yol açtı. 1967’den itibaren, tüm aile fertlerinin öldürülmesi, CIA’in anti-terör uygulamalarının bütünsel bir parçası olmaya başlamıştı. (Fragging Bob, Douglas Valentine.) Güney Vietnam ordusunun gerillaları yenilgiye uğratamayacağı belli oldukça, ABD savaşın içine daha derinlemesine dalmak zorunda kaldı. Vietnam’a silahlı Amerikan müdahalesi 1963’te başladı. ABD başkanı Lyndon B. Johson, Kuzey Vietnam’ı ilk bombalama emrini o yılın Ağustosunda verdi. Altı ay sonra, “Gök Gürlemesi” harekâtı –Kuzey Vietnam’ın bombalanması– başladı. Tek başına bu harekâtta, Vietnam’a, İkinci Dünya Savaşı sırasında atılan tüm bombalardan daha fazla bomba atıldı. Bu, Vietnam’daki her bir erkek, kadın ve çocuğun başına yaklaşık 150 kilo bombanın düşmesi demekti. Bu savaşta iki milyon Vietnamlı ve 50.000’den fazla Amerikan askeri ölecekti. Kimyasal silahlar, ülke yüzeyindeki bitki örtüsünün %10’unu tahrip edecekti. Son onyılın büyük bölümünde ABD Irak’ı bombaladı. ABD hükümetine göre bunun nedeni, diğer şeylerin yanı sıra, Irak’ın kimyasal silahlarını yok etmekti. Fakat ABD hükümeti, ormandaki yaprakların altına saklanan Vietnamlı gerillalarla savaşırken kimyasal silah kullanmakta tereddüt etmemişti.
Açıktır ki, onlar için kimyasal silahlar sadece kendileri tarafından kullanılmadığı zaman kötüdür. Vietnam’daki Amerikan askerlerinin sayısı 1963’te 23.300 iken 1966’ta 184.000’e çıkartıldı. Ocak 1969’da Vietnam’daki Amerikan askerlerinin toplam sayısı en yüksek değerine, 542.000’e ulaştı. Buna rağmen ABD ordusu, Vietnam’a boyun eğdiremedi. 31 Ocak 1968 gecesi, Kuzey Vietnam ordusu ve NFL, Tet Saldırısına girişti. NFL yeni yıl şenlikleri için ilan ettiği ateşkesi bozdu ve Amerikan ordusunu Khesan bölgesindeki bir saldırıyla oyaladıktan sonra, içlerinde Güney Vietnam’ın başkenti olan Saygon’un da bulunduğu yüzden fazla şehre girdi. Amerikalılar gafil avlanmışlardı. Saldırı sırasında, gerilla ordusu ABD elçiliğini dahi ele geçirmeyi başardı. NFL, ilişkileri ve casusları aracılığıyla, silahları, cephaneyi ve patlayıcıları saldırıda kullanmak üzere gizli bir yere saklamayı başarmıştı. Sabah 3:15’te bir grup gerilla, taksiyle elçiliğe geldiler. Beş dakika içinde görevli beş muhafızı öldürmüş ve binayı ele geçirmişlerdi. Gerillalar ayrıca Güney Vietnam ve Amerikan ordusuna ait karargâhları ve Saygon Havaalanının kuzeyinde yer alan Bienhoa’daki büyük Amerikan üssünü de ele geçirdiler. Saygon’daki ana radyo istasyonuna saldıran on dört gerilla, 18 saat boyunca kuşatma altında kaldıktan sonra kendilerini bina ile birlikte havaya uçurdular. Taarruzun boyutu ve alanı Amerikalı generalleri şaşırtmıştı. Generallerden biri saldırıyı, her baskın sırasında lambaların yandığı bir pinball[2] topunun hareketine benzetiyordu. Hiç şüphe yok ki bu tarihteki en cesur askeri saldırılardan birisidir. 1967 Eylül ayında, savaşın askeri bir çıkmaza girdiğini ve bunun değiştirilmesi için bir şeylerin yapılması gerektiğini anlayan Kuzey Vietnamlı general Giap, o günden itibaren bu saldırıya hazırlanmıştı.

Bununla birlikte saldırı askeri bir başarı değildi. NFL 50 binin üzerinde, Amerikalılar ve Güney Vietnamlılar ise 6 bin insan yitirdiler. Buna ilaveten NFL, Güney Vietnam’daki komuta kademesinin büyük bölümünü kaybetti. Birkaç gün içinde işgal ettikleri yerlerden çekilmek zorunda kaldılar. Tet Saldırısı Vietnam Savaşı sırasındaki gerilla faaliyetinin doruk noktasıydı, fakat aynı zamanda savaşın geri kalan kısmında marjinalleşmesinin de başlangıcıydı. NFL, Tet Saldırısının şehirlerdeki kitleler arasında bir ayaklanmanın kıvılcımı olacağını ummuştu. NFL’nin Stalinist liderleri, musluk açıp kapar gibi bir kitle hareketi yaratmayı düşünürken yanılıyorlardı. Ayaklanma çok sınırlı kaldı. Tet Saldırısından sonra, ABD’ye karşı yapılan mücadelenin büyük bir kısmını düzenli Kuzey Vietnam ordusu yürüttü. Sonradan görüldüğü üzere, Tet Saldırısı farklı türden bir dönüm noktasına yol açarak, Amerikan işçi sınıfının düşüncesini güçlü bir şekilde etkiledi. İlk defa böylesine büyük bir savaşta, televizyonun gücü ortaya çıktı. Elli milyon insan savaşın getirdiği yıkımı izledi. ABD hükümeti artık savaşı temiz, basit ve kolay kazanılan bir şey olarak sunamaz hale geldi. Song My (My Lai’deki ufak bir kasaba) katliamına ilişkin gerçekler sonradan medyaya sızmaya başladığında, birçok insanın savaşla ilgili görüşleri tamamen değişti ve ülke içi muhalefette patlamalı bir artış yaşandı. Bir grup Amerikan askerinin Güney Vietnam’da küçük bir köyü işgal ettiği 16 Mart 1968 sabahında yaşananların gerçek hikayesi 13 Kasım 1969’a kadar su yüzüne çıkmadı. Adam Silverman ve Kristin Hill, My Lai Katliamı: Bir Amerikan Trajedisi adlı eserde olayları şöyle anlatıyorlar: “Amerikan askerleri, sığırlar, tavuklar, kuşlar ve daha da kötüsü siviller dahil olmak üzere hareket eden her şeye ateş ediyorlardı. Köylüler herhangi bir direniş göstermiyordu; fakat askerler kulübelere el bombası atmaya, emirler yağdırmaya ve herhangi bir ayrım gözetmeksizin öldürmeye devam ediyorlardı. Vahşet sabah boyunca devam etti. Bebekler öldürüldü, çocuklar vuruldu ve kadınlar vurulma tehdidi altında tecavüze uğradılar. Çok geçmeden 500 sivil ölmüş halde yerde yatıyordu. Fakat işleri bitmemişti… bundan sonra sıra köyün yakılmasındaydı. Cesetler, evler, erzaklar, yiyecekler; her şey yakılıyordu.” Yüksek rütbeli subayların hem katliamdan hem de olayın örtbas edilmesinden suçlu oldukları ortaya çıktı. Fakat en sonunda dört asker mahkemeye çıkarıldı ve sadece birisi, Calley mahkûm oldu. O da üç yıllık ev hapsinden sonra Başkan Nixon tarafından affedildi. Song My, tüm temel insan haklarının çiğnendiği en vahşi örneklerden birisiydi, fakat münferit bir vaka değildi, sivillerin öldürülmesi ve tacizi yaygın bir durumdu. Christopher Hitchens, Henry Kissinger Davası adlı yeni kitabında bunun boyutuna ilişkin bir ipucu veriyor. Yazar kitapta, ABD ordusunun 1969 başlarında gerçekleştirilen “Hızlı Ekspres” operasyonu sırasında 10.899 düşmanı öldürdüğünü kabul ettiğini, fakat sadece 784 adet silah ele geçirildiğini yazıyor. Tet Saldırısının ardından, ABD ulusal güvenlik danışmanı Henry Kissinger kamuoyundaki değişimin sonuçlarını kavramıştı. “Harekâtımızın ne kadar etkili olduğundan bağımsız olarak, mevcut strateji artık belirtilen zaman içinde veya Amerikan kamuoyuna makul gelen düzeyde bir kuvvetle hedeflerine ulaşamaz.” ABD’nin sanayileşmiş ülkeler arasında en az küçük-burjuvaziye (nüfusa oranla) sahip ülke olduğunu, işçi sınıfının Amerikan nüfusunun büyük bir bölümünü oluşturduğunu unutmayalım. Bu nedenle Kissinger kamuoyundan bahsederken işçi sınıfından bahsediyor, bir avuç öfkeli üniversite öğrencisinden değil. Lyndon B. Johnson’un 1963’te işbaşına geçmesinin hemen ardından düzenlenen bir ankette, Amerikalıların %80’inden fazlası ona güvendiklerini ifade etmişlerdi. (Bush da bu aralar ABD’de aynı destek oranına sahip). Bu destek 1967’ye gelindiğinde %40’a, Tet Saldırısı sonrasında ise %30’a düşmüştü. Johnson’ın savaşı yürütme tarzını onaylayanlarsa sadece %26’ydı. Hoşnutsuzluğun çok yüksek olması gerçeğinin yanı sıra, en eleştirel tavır alanların hangi gruplar olduğunu incelemek ilgi çekicidir. 1971’de yapılan bir anket, üniversite mezunu Amerikalıların %60’ının Amerika’nın Vietnam’dan çekilmesinden yana olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte lise mezunlarının %75’i, ilkokul mezunlarının ise %80’i çekilmeyi desteklemiştir. Medya bu gerçekleri tamamen çarpıtmıştır ve çarpıtmaya da devam ediyor. Öğretmenimin Yalanları adlı kitabında James Loewen, 90’lar boyunca pek çok kez yaptığı etkili bir deneyi anlatır. Konferansları sırasında dinleyicilerinden 1971’de Vietnam Savaşına karşı çıkanların eğitim düzeylerini tahmin etmelerini ister. Dinleyiciler üniversite mezunlarının %90’ının, lise mezunlarınınsa ancak %60’ının savaşa karşı olduğu tahmininde bulunurlar. Gerçeğin neredeyse tam tersi. Amerikan işçi sınıfının muhalefeti büyük ölçüde kişisel deneyime dayanıyordu. Vietnam’da pis işleri yapanlar onların çocuklarıydı. Ceset torbaları içinde, sakatlanmış ya da ruhsal olarak çökmüş halde gelenler onların çocuklarıydı. Tüm bunlar, onlara ait olmayan ve onlara hiçbir şey vermeyen bir savaş yüzündendi. Zengin ailelerinin çocukları, çoğu üniversite öğrencisi olduğu için genellikle askerlikten kaçabiliyordu. Ya da savaş meydanının dehşetinden uzak, güvenli yerlerde, rahat yönetim mevkilerine veriliyorlardı. Savaşın faturasını vergiler aracılığıyla ödeyen de yine işçi sınıfıydı. Vietnam’daki savaşa toplam 2,59 milyon Amerikalı gönderildi. Amerikan askerlerinin Vietnam’da yaşadıkları gerçekten de üzücüydü ve bunun onlar üzerinde son derece moral bozucu bir etkisi vardı. Döndükten sonra askerlerin yaşadıkları tüm evlere yayılıyordu ve aynı şekilde askerler de ABD’deki savaş karşıtı hareketlerden etkileniyordu. Yaşanan demoralizasyonun kanıtı, ünlü askeri tarihçi Albay Robert D. Heinl Jr. tarafından kaleme alınan Silahlı Kuvvetlerin Çöküşü adlı kitapta bulunabilir. Kitap, Amerikan kara kuvvetleri evlerine gönderilmeden yalnızca altı ay önce yazılmıştı. Aşağıda bu kitaptan uzun bir şekilde aktardığımız alıntılar, ilk defa Silahlı Kuvvetler Dergisi’nde (resmi ordu dergisi) 1971 Haziranında yayınlanmıştı. (Ordunun çöküşü hakkında yazan bir tek Heinl değildi. Buna ilişkin tanıklıklar neredeyse kendi tarzında bir tür haline gelmiştir. Bakınız, GI Direnişi: Askerler ve Gaziler Vietnam Savaşına Karşı - Bir Bibliyografya) “Silahlı kuvvetlerin morali, disiplini ve savaş kondisyonu, birkaç istisna dışında, bu yüzyıldaki, belki de tüm Birleşik Devletler tarihindeki en düşük seviyede bulunuyor. Halihazırda Vietnam’da bulunan silahlı kuvvetler, her bakımdan çöküşün eşiğinde. Birbirinden bağımsız pek çok birlik, çarpışmadan kaçıyor ya da çarpışmayı reddediyor, subaylarını öldürüyor, uyuşturucu kullanıyor ve ancak isyanın kıyısına yaklaştığında coşku duyuyor. “Hiçbir yüksek rütbeli subay (özellikle görev başında değilken) benzer bir değerlendirmeyi açıkça yapamasa da, yüksek ve orta düzeydeki komuta subaylarıyla isimsiz yapılan birçok görüşme yukarıdaki ... sonuçları neredeyse aynen destekliyor. Tıpkı her mevkideki daha düşük rütbeli subaylarda olduğu gibi. “Vietnam’da ABD tarafından çarpışmaya gönderilen en iyi ordu olan son 500 bin kişilik birlik, açıkgöz sivillerin kendi üzerlerine yıktığını hissettikleri bu kâbus gibi savaştan kaçmaya çalışıyor. Şimdi Amerika’da üniversitelerdeki siviller, tüm bu maceranın aptallığını anlatan kitaplar yazıyorlar. “New York Times’ta, Cu Chi’ye gönderilen bir Amerikan askerinden söz ediliyor. Bu asker ‘savaşmayı reddeden farklı bölüklerden askerlerin’ varlığından bahsediyor ve şöyle diyor: ‘Artık savaşa katılmayı reddetmek büyük bir olay değil. Eğer bir asker bir yere gönderilirse artık reddetme zahmetine bile katlanmıyor. Sadece gömleğini toplayıp başka bir üsteki arkadaşını ziyarete gidiyor. Birçok asker artık üniformalarını bile giymiyorlar… Daha büyük üslerdeki Amerikan garnizonları fiilen silahsızlandırılmış durumda. Profesyonel askerler onların silahlarına el koyuyor ve kilit altına alıyor.’ “Bu yaygın olabilir mi, ya da hatta doğru mu? Cevap maalesef evet. ‘Elbombasıyla uçurmak’, şimdilerde askerler arasında otoriter, sevilmeyen ve agresif subayları öldürmenin veya öldürmeye teşebbüs etmenin tercih edilen ifadesi. Subayların öldüğü rapor edildiği zaman, siperlerde ya da bazı alayların sinema-tiyatrolarında alkış sesleri duyuluyor. “1969 ortasında Hamburgar Tepesine yönelik yarbay Weldon Honeycutt’un başlatıp yönettiği ve oldukça pahalıya mal olan bir saldırıdan kısa süre sonra, yeraltı GI yayını GI Says’de, Honeycutt’u öldürene 10 bin dolarlık bir ödül vaat edilmiştir. “Savaşmayı reddetme konusu, bir askerin işleyebileceği bu en kötü suç, geçenlerde, Laotian sınırındaki Birinci Süvari Sınıfına bağlı B Birlikleri, haberleşme cihazlarını, kodları ve gizli emirleri taşıyan kendi yüzbaşılarının komuta aracını kurtarmayı reddettiklerinde tekrar su yüzüne çıktı. 1969 gibi erken bir tarihte, 196. Hafif Piyade Tugayına bağlı bir bölüğün tamamı, savaş alanının ortasında resmen oturdu. Ardından aynı yıl ünlü Birinci Hava Tümenine bağlı başka bir birlik, –havada CBS televizyonu çekim yaparken– tehlikeli bir patikadan geçmeyi reddetti. “Yokla ve kaç (bir ekibin çatışmadan sessizce kaçınması durumunda) artık fiili bir kural. Bunun GI ifadesi ise ‘CYA (kıçını kolla) ve eve dön’dür. Yokla ve kaç uygulamasının düşmanın dikkatinden kaçmadığı Paris’teki barış müzakereleri sırasında Viet Kong delegasyonunun söylediği şu sözlerden anlaşılmaktadır: ‘Hindiçin’deki komünist birliklere, provoke edilmedikçe Amerikan birliklerine saldırmamaları söylenmiştir.’” Kendi adamları tarafından sözde “elbombası” kazalarında öldürülen subayların sayısını tam olarak söylemek zordur. Fakat gayri resmi bir Amerikan askeri polis web sayfasında (http://home.mweb.co.za/re/redcap/vietcrim.htm) aşağıdaki tahmin veriliyor: “Texas A&M Üniversitesinden tarihçi Terry Anderson, 1969-1973 arasında subayların el bombasıyla öldürülmesinin arttığını söylüyor. ABD ordusunun ne kadar subayın bu yolla öldürüldüğüne dair gerçek bir istatistiği yok. Fakat en azından 600 onaylanmış vakanın bulunduğunu ve 1400 vakada da subayların şüpheli koşullarda öldüğünü biliyorlar. Bunun sonucu olarak, ABD ordusu 1970’in başında düşmanla savaşmıyordu. Kendisiyle savaşıyordu.” ABD ordusunun dağılmasına yol açan şey tek başına savaşın vahşeti değildi. Tüm savaşlar vahşidir. Savaşın gerçek özü, çelişkileri maksimum güç kullanarak çözmektir. Amerikan askerleri, İkinci Dünya Savaşı sırasında da vahşete maruz kaldılar ve vahşet uyguladılar. Hayati fark şuradadır ki, o zaman davalarına inanıyorlardı. Kafalarındaki amaç, faşizmi yenmek ve demokrasiyi savunmaktı. Vietnam Savaşını daha iyi bir dünya için haklı bir savaş olarak yansıtmaya çalışan Amerikan propagandası ne kadar yoğun olursa olsun, Vietnam’a gönderilen askerlerin durumun hiç de öyle olmadığını fark etmeleri o kadar uzun sürmedi. Ayaklanma eğilimleri aslında İkinci Dünya Savaşı sonunda da ortaya çıktı, fakat bu, birlikleri İtalya’daki ve diğer yerlerdeki komünistlere karşı savaşmak için kullanma girişimleri sırasında gerçekleşti. ABD’deki sıradan işçiler kendi oğullarının Vietnam’da yaşadıklarından kuvvetli bir şekilde etkilendiler ve bunu kollarını kavuşturup seyretmediler. Daha 1965’te, Washington’da 25 bin kişi, New York’ta 20 bin kişi ve Berkeley, Kaliforniya’da 15 bin kişi savaşı protesto etmek için bir araya geldi. 1967 Nisanında New York’ta 300 bin kişilik bir gösteri düzenlendi. İki büyük savaş karşıtı örgüt tarafından, moratoryum günleri denilen bir dizi eylem düzenlendi. (Sözlüklerde moratoryum, “kararlaştırılmış, geçici ara” olarak tanımlanır.) Bu günlerin en geniş katılımlısı 15 Ekim 1969’da gerçekleştirilmişti. Tahminen 5 milyondan fazla insan katılmıştı. Gösteriler, oturma eylemleri, ders bırakma eylemleri ve diğer örgütlü eylemler yapıldı. Bazı eylemler küçüktü; mum yakmalar, farları açık bırakmalar. New York’ta belediye başkanı bir günlük yas ilan etti ve bayrakların yarıya indirilmesini emretti. Vietnam’daki askerler siyah bantlar takarak katıldılar bu eylemlere. En büyük gösteriler 24 Nisan 1971’de gerçekleştirildi. San Francisco’da 300 bin, Washington’da ise 500 bin ilâ 750 bin arasında insan bir araya geldi. Bunlar belki de ABD tarihi boyunca gerçekleşmiş en büyük politik gösterilerdi. Kuşkusuz üniversitelerde de protestolar yapılmaktaydı. Savaş sonrasının ekonomik boom döneminde üniversitelerin kapıları açılmıştı ve 60’ların sonunda Amerika çapındaki çeşitli üniversitelerde işçi sınıfından gelen milyonlarca öğrenci eğitim görmekteydi. En kalabalık ve en militan protestolar, zengin öğrencilerin hakim olmadığı, Kent Eyalet, San Francisco Eyalet ile Maryland, Wisconsin ve Michigan Eyalet üniversitelerinde gerçekleştirildi. Bununla birlikte yetmişlerin başında öğrenci gösterilerinde bir düşüş yaşandı. Değişik sol sektler harekete hakim olmaya başladılar ve kısır ağız dalaşlarıyla hareketi parçaladılar. Bu, işçi örgütlerindeki savaş karşıtı güçlü etkinin önemini daha da arttırdı. Amerikan işçi sendikaları, büyüyüp radikalleştikleri 30’lu yıllarda patlamalı bir gelişme yaşamıştı. Fakat 50’lerde, çalışma koşulları iyileştiği ve soğuk savaşın anti-komünist histerisi sendikalara egemen olmaya başladığı için sıradan işçilerin sendikalara aktif katılımı azalmıştı. Sendikalar yoğun bir şekilde bürokratikleştiler. 60’larda sendikal etkinlikte yeni bir yükselişe tanık olundu. Önemli ölçüdeki ekonomik iyileşmeye rağmen, insanlar halen aynı kötü işlerde çalışıyorlardı ve işyerlerinde aynı otoriter yönetime maruz kalıyorlardı. Birçok grev –özellikle de ağır sanayide– patlak verdi ve tarım işçilerini, sağlık işçilerini ve kamu çalışanlarını örgütlemek için geniş çaplı sendikal kampanyalar başlatıldı. Fakat sendika bürokrasisi bu hareketi fiilen yavaşlattı. Bu bürokrasi, AFL-CIO’nun başkanı George Meany’de kişileşiyordu. Onun savaş konusundaki tutumu netti. Meany’nin tam gönüllü rızasıyla AFL-CIO’nun uluslararası bölümü büyük ölçüde CIA ajanlarından oluşuyordu. 1966 Haziranında AFL-CIO yönetimi şu açıklamayı yaptı: “ABD ordusunun dünyada barışı ve özgürlüğü savunmak gibi ağır bir yük taşıdığı bir dönemde silahlı kuvvetlerimize koşulsuz destek sunmayanlar, gerçekte komünist düşmana yardım ediyorlar.” Durmadan taciz edilen ve eziyet çektirilen bir muhalefet için kendi fikrini seslendirmek doğal olarak kolay değildi. 1967’de AFL-CIO kongresinde savaş karşıtı bir önerge sunuldu. Önerge 2000 oya karşı 6 oyla kaybetti. Buna rağmen, bazı yerel yöneticiler, daha 1965’te savaş karşıtı bir tutum takınmaya başladılar. UAW (otomobil işçileri sendikası) AFL-CIO’dan ayrıldı ve 1969 Haziranında Teamsters’la (taşıma işçileri sendikası) birlikte Emek Eylemi İttifakını başlattı. İttifak, savaşın derhal sona erdirilmesi talebini destekliyordu. Her geçen gün daha fazla sendika savaş karşıtı bir duruş benimsiyordu. Tek tek sendikalar savaş karşıtı gösterilere açık destek vermeye ve üyeleri de bu gösterilere akın etmeye başlamıştı. 1972’de 21 milyon Amerikan işçisinden 4 milyonu, savaşa resmen karşı olan sendikalara üyeydi. 1972’deki seçimlerde, tüm sendikalı işçi hane halkının yarısı, Vietnam’dan derhal geri çekilmeyi savunan demokrat aday George McGovern’a oy verdi. Üstelik Meany’nin ilk defa demokrat bir adayı desteklemeyi reddetmesine rağmen. Bu arada gayri resmi grevler de dahil pek çok grev gerçekleşiyordu. Meany artık kaygan bir zemin üzerindeydi. İnşaat işçileri bile görmeye alıştığımızdan farklı bir görüntü çiziyordu. 1970 Haziranında Daily News’tan bir gazeteci, savaş karşıtı bildirilerle Chicago’daki inşaat alanlarını ziyaret eden bir grup aktivisti takip etti ve bunların konuştukları kişilerin %90’ının savaşa karşı olduğunu, herkesin öğrencilerin dövülmesinin ahmakça bulduğunu gördü. (Phillip Foner, ABD İşçisi ve Vietnam Savaşı) ABD’de parlamentolara saldırılmadı, barikatlar kurulmadı ve başkanlar devrilmedi (en azından Amerikan birlikleri çekildikten iki yıl sonrasına kadar). Yine de Amerikan işçi sınıfı, inanmadığı, bedelini ödemek zorunda kaldığı ve sadece egemenlere hizmet eden bir dava uğruna oğullarının öldüğünü görmek istemediğine bir kez karar verdiğinde, birlikleri eve getirtecek güce sahipti. Bu, yüce gönüllü ideolojik nedenlerden dolayı ya da NFL’yi desteklemekten dolayı olmadı, ama oldu. Hareketin mantığı kaçınılmaz olarak Vietnam halkına karşı bir sempatiyi de beraberinde getirdi. New York Times/CBS News, 1977 Haziranında yapılan bir anketin sonuçlarını yayınladı. Sorulan soru şuydu: “Eğer başkan Vietnam’a yardım etmeyi önerirse, kongredeki temsilcinizin Vietnam’a yiyecek ve tıbbi yardım yapılmasına onay vermesini ister miydiniz?” %66 evet derken, hayır diyenlerin oranı %29’du. ABD askeri imkanları çok üstündü, tüm hava sahasını kontrol ediyorlardı ve ülkeyi bombalamak için sınırsız olanaklara sahiplerdi. Maliyetler yüksek olmasına ve Amerikan ekonomisini etkilemeye başlamasına rağmen, salt askeri açıdan konuşmak gerekirse, Amerikalılar Vietnam’da daha uzun yıllar kalabilirdi. Fakat işçi sınıfı ödemeyi reddederse, bu savaşı finanse etmek imkansızdı. Amerikan işçi sınıfı savaşmayı reddederse savaşı sürdürmek imkansızdı. Eğer hükümet bunu ihmal etseydi ve savaşı sürdürseydi, ABD bir devrimin eşiğine gelirdi. 1975’te, 28 yıllık savaştan sonra emperyalizm Vietnam’dan tamamen atıldı. Şimdi ABD emperyalizmi tekrar savaşa gitme tehdidinde bulunuyor. Bu sefer Irak’ta. Eğer savaş uzarsa, Amerikan işçi sınıfı bir kez daha onu durdurmanın vasıtası olacaktır.
Kategori:Genel (1) Yorum yaz! Baglanti
Media Total War 2
Türk Birlikleri Anadolu'ya girmişlerdi artık. Yeni vatanlarını burası olarak görmekteydiler. İlerlemelerini hiç bir kuvvet engelleyemiyordu. Caesarea kalesinin kapılarına dayanmışlardı. Türk'ün gücünü dünyanın görmesini istiyorlardı. Bu yoldan ölmek var dönmek yoktu onlar için. Tüm askerler aynı görüşteydiler. Bizans birliğinden kopmuş olan isyancıların elindeydi kale. Burası onlar için bir geçiş noktası, ilerleyişin çetin bir adımı idi aslında. Durmak yok dediler. "Yüce yaradan bizim yanımızdadır, elbet yardımı bizimle olacaktır" diyorlardı. Başarıları sanki bunu kanıtlar gibiydi. Caesarea kalesinde çetin bir harp başlamıştı. Ellerinde küçük mancınıklar vardı Türk birliğinin. Düşman kalesine bombardımana başlamışlardı. Herkesin yüreğinde heyecan ve garip bir mutluluk vardı. Türk ocağının ateşi her geçen gün daha gür yanıyordu. Bu ateşi yüreklerindeki heyecan ve ateşle harlayacaklarından emindiler.

Kale duvarlarının çökmesiyle büyük Türk kumandanından saldırı emri geldi. Harp anıydı artık. Ölüm anıydı. Gözlerinde öleceklerini bilseler dahi en ufak korku belirtisi yoktu. Düğüne gider gibiydiler sanki. O kadar istekliydiler. İmanları korkularını tamamen bastırmış görünmekteydi. Düşman askerlerinde ise korku ve endişe hâkimdi. Türk birlikleri tüm ihtişamlarıyla karşılarındaydı. Kalenin duvarlarına ve kapılarına dayanmıştı sonunda birlikler. Çarpışma başlamıştı. Var güçleriyle savaşıyorlardı. Karşılarındaki düşmanın zırhına cüssesine bakmıyorlardı, sadece kılıçlarını, mızraklarını sallamaktaydılar. Kalenin yıkılan duvarları, yıkılan kapısı arasından birlikler düşmanı yavaş yavaş geri püskürtmeye başlamışlardı. Muzafferiyetin ilk adımıydı bu. Düşmanı kalenin merkezine doğru geri püskürttüler. En iyi birimler meydanda beklemekte, karşılaşacakları Türk birliğine olanca güçleriyle saldırıp geri püskürtmeyi planlamaktaydılar. Kale duvarlarının sol tarafından gelen bir düşman piyade birliği Türk birliklerini bir anlık gafil avlamış ve büyük zafiyete yol açmıştı. Fakat cesur Türk askerleri bu bir anlık saldırıyı atlatmayı başardılar. Birlikler şehrin etrafına serpiştirilmişçesine duran evlerin ve devlet binalarının arasından 3 kola ayrılmış şehrin merkezine doğru ilerlemekteydiler. 
Artık fethin son noktasına doğru gidiyorlardı. Atlar bile askerlerin heybetine heybet katarcasına yürümekteydiler. Meydana yaklaşınca 2. hücum emri geldi. 3 kola ayrılmış olan tüm birlikler hep birlikte saldırıya geçtiler. Bu noktadan sonra artık dönüş yoktu. Ya ölüm ya istiklal diyerek saldırıyorlardı. Şehrin meydanında toplanmış düşman birlikleri var güçleriyle savunuyorlardı kalelerini. Türkler hem ilerlemek hem iyi yönetilemeyen bu topraklara huzur getirmek amacıyla burayı almak istiyorlardı. Savaşıyorlardı. Gözlerinin önünde arkadaşları ölen askerler daha bir hırs ile savaşıyorlardı. Düşman birlikleri büyük bir hızla azalmaktaydı. Düşman komutanı savaşın ortasında kalmış son ana kadar mücadelesini sürdürüyordu. Fakat çok asker kaybetmişler, Türk birlikleri ise sanki hala savaşın başındaymışçasına kalabalık görünüyorlardı gözüne. Bitmişti aslında savaş onlar için ama burası şehir meydanıydı. Kendi topraklarıydı. Kaçacak hiç bir yer yoktu.

Düşman komutanı tüm askerlerini kaybettiği anda bile savaşmaya devam etti. Ta ki kahraman bir Türk askeri onu atından düşürüp esir alıncaya kadar. Savaş bitmişti artık. Türk gücünü bir kez daha göstermişti dünyaya. Düşman komutanına ve diğer esirlere hiç bir kötü muamelede bulunulmamıştı. Onlara buradan gitmeleri için süre verilmiş, kale emiri ve diğer devlet görevlileri de aynı şekilde Türk birliklerinin kontrolünde kaleden uzaklaştırılmışlardı. Artık Türk Milleti'nin önünde ilerlemelerini engelleyebilecek hiç bir neden yoktu. Daha şimdiden BizansÂ?ı korku salmaya başlamıştı. Türkler tüm güçleriyle ilerlemekteydiler.
Kategori:Bilgisayar oyunlari(yok) Yorum yaz! Baglanti
